Gidemem.Com
Gidemem.Com
>
EdebiyaT
>
Duyguların DiLi
(Moderatör:
GöLGe
) >
aLp çeTiner'in kaleminden..
Kullanıcı Adı:
1 Saat
1 Gün
1 Hafta
1 Ay
Her zaman
Şifre:
Ana Sayfa
Yardım
Giriş Yap
Kayıt
Gidemem.Com
>
EdebiyaT
>
Duyguların DiLi
(Moderatör:
GöLGe
) >
aLp çeTiner'in kaleminden..
Sayfa: [
1
]
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Yazdır
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
aLp çeTiner'in kaleminden..
«
:
Ekim07 07 Ekim 2009, 18:22:45 »
Burada yeni üyemiz
aalp
in kendi sitesinde yayınladığı bazı yazılarını paylaşmak istiyorum ... seçimler bana ait
Renkler
Alp Çetiner
Yüreklerimizin gerçek fatihlerine, şairlere, bir küçük saygı duruşu bu öykü. Yalnızca onlar, renklerle oynamayı ressamlardan daha iyi becerirler.
Lacivert
“sen tutar kendini incecik sevdirirdin
bir umuttun, bir misillemeydin yalnızlığa”
Sen mi benim dizimde yattın ben mi senin?.. Altımızda çimler serindi, hava sıcacıktı. Herhangi bir yaz gecesi için hava fazla aydınlıktı. Beni sıktın, sıktın. Göğüs boşluğuma yerleştin. Uyuyakaldın orada. Seni seyrettim, seyrettim. O geceyi unutmayacağım.
Pembe
Çiçeğin şehveti, sonu değil midir? Bitkinin üreme arsızlığı çiçeğinin sonunu getirmez mi? Ya âşıklar, ya böcekler, ya rüzgâr... Biri mutlaka alır götürür onu. Öyleyse ben.. niye suçlu olayım... O çiçeği katletmiş sayılmam ki. O bilseydi kendi rızasıyla da senin uğruna şehit olmak isterdi. Kendi rengini senin dişiliğinin rengiyle kıyasladığında... evet, bu sonuca varırdı.
Kahverengi
Gölün üzerindeki iskelenin tahta korkuluklarını güvensiz bulup, iki adım ötedeki bana uzanıp sarılan sen... benim güvenilir bir sığınak olduğumu mu düşünüyorsun gerçekten? Hani o parkta gördüğümüz yarık ağaçlar ve içi boşalmış kovuklar da saçma bir güdüyle yağmura karşı güzel bir korunak gibi gelmişti bize. Ama ağaçları o hâle getiren de yağmurlu bir havada düşen yıldırımdı.
Mavi
“başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz, havası ayrı hava”
Sarı
Yine çok beklettin ve yine, tam önümde duran taksiden vakarla indin. Öyle bakma. Bu bakış affettirir bütün kabahatleri ve unutturur olanları. Oysa ne çok sinirlenmiştim ve de gelsin, görür, demiştim. Ama işte bütün dokunulmazlığınla karşımdasın. Uzanıp öpüyorsun, altın rengi fuların boynuma sürtünüyor.
Kurşunî
Yoksa sen de bu şehrin insanları gibi tarafsız mısın, silik misin? Sen de yoksa yüklü bulutlardan boşanır gibi indirdi indirecek misin? Kalabalığa karışıp sessiz sedasız yitip gidenleri sevmem oysa ben. Güneş görmemiş insanların yüzleri gibi olmasın yüzün derim. O yüzler ki ne siyahtır ne beyaz. O yüzler ki tepkisiz, buz gibi. O yüzler ki rayların rengidir, yani senden dönüşlerin rengi.
Neftî
“Gözlerin gözlerin gözlerin,
sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa’nın
ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
ve her mevsim ve her saat İstanbul”
Turkuvaz
İçeriye girdiğimde sen tam o köşede duruyordun. Asude, dingin. Buzlu camlardan sızan ışığın çinilere aksi ve her kirişi, sütunu, işlemeyi sindire sindire inceleyen yüzün. Beni farkedip gülümseyişin. Bir heyecanla gördüklerini anlatışın. Verdiğin sarhoşlukla anlamayışım. Yüzüne, saçlarına vuran ışıkla mest oluşum.
Tunç
Hani anlatmıştın ya bir rüya görmüşsün uykuyla uyanıklık arasında, güya rüya görüyormuşsun da rüyan kesafet kazanıp gerçek oluyormuş. Rüya içinde rüya. Bana meydandaki heykeli anımsattı: nesnesi yumuşakmış, kolay şekil alırmış, ama şimdi ne kadar da yıkılmaz, sarsılmaz görünüyor.. Senin rüyaların böyle midir? Onları keskin bir güç ve irade ile gerçekleştirir misin? Sonra onlar sağlamlıkla, sarsılmazlıkla ayakta kalabilir mi? Ve sonunda insanlar ona bakıp diyebilirler mi ki “İşte ‘gerçek’... Rüyaların yapıldığı maddeden!”
Siyah
“Gel karış güzelliğine vücudundan soyun da
Gece ruhlar yıkanır Kalamış’ın koyunda”
Siyahlığın siyah içre görünmemesi gerektir. Gel gör ki karanlık çökünce bir başka parlıyorsun... İşte bu varsayılan bütün kurallara aykırı. Demek ki biz fânîlerin bilgilerinin aksine bambaşka bir ışık kaynağına sahipsin.
Beyaz
“Eylül ferahlığında giderken Çubuklu’ya
Geçmiş, geçen veya gelecek vakti duymadan
Aheste çek kürekleri mehtap uyanmadan”
Düşünür diyor ki, karşıtlar aslında aynı benzerlerdir. Karşıtlıkları arttıkça benzerlikleri de artar. Şu halde kapkara gözlerin nasıl öyle parıldadığını anlamak kolaylaşır ve esmerliğinin yüzümüzü aydınlattığına inanmak zor olmaz.
Erguvânî
“Gün bitti. Ağaçta neş’e söndü.
Yaprak Âteş oldu, kuş da yâkut;
Yaprakla kuşun parıltısından
Havzın suyu erguvâna döndü.”
Soylu başın çok yukarılarda, burun deliklerini göstermeden yürü, derim. Belki peşinden bunca koşturmam yetiştirildiğin âdetlere göre kaba bir davranış ama işte seni kalbinden yakaladım: benden kaçamadın. Onca zaman geçti hâlâ yanımdasın.
Kırmızı
“Körfezdeki durgun suya bir bak göreceksin
Geçmiş gecelerden biri yüzmekte derinde;
Mehtap, iri güller ve senin en güzel aksin
Velhâsıl o rüya duruyor hep yerli yerinde.”
Ben o böceği senden iyi biliyorum. Al renkli bir sıvı kusarmış. Çılgın Araplar böceğe “kirmiz” demişler, kustuğu renge de onun adını vermişler.
Kızıl
“Zannetme ki güldür, ne de lâle
Ateş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyale...”
Hâki
Senin özünün toprak olduğuna nasıl inandırabilirlerdi beni: etinle, kemiğinle... sen ki gözalıcı, güzeldin; vücudunun her köşesi ayrı bir renkle ışıldardı. Ama sonra, lâle de topraktan geldi, dediler. Her rengi ayrı çekici, güzel... Vakti gelince soluyor... Ben kadere inanmam, dedim. Mukadderdir, dediler; topraktan geldin, toprağa döneceksin.
Turuncu
Geldin ve gittin. İkindi güneşi gibiydi, kısa sürdü ama etkiliydi. Duvarda kirli sarı izler bıraktı.
Vazgeçilmez değildin ama unutulmazdın. İhtiyaç duymadım ama arzuladım. Sanki ikindi vaktiydi, şöyle bir vurdun geçtin. Yakmadın ama gözümü aldın. Ne çok aydınlıktı, ne de çok karanlık. Etraf ne çok sessizdi ne de gürültülü. İtidalli yaklaştım, oldukça yakınlaştım, pek fazla başkalaştım. Battığında ıp-ılıktı, yine doğar diye bekledim... ama doğmadı.
“Düşlerim kadar ak
Günbatımı gibi
Gizemli ve sıcak”
«
Son Düzenleme: Ekim08 08 Ekim 2009, 12:24:02 Gönderen: LeyL
»
Logged
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
Ynt: aLp çeTiner kaleminden...
«
Yanıtla #1 :
Ekim08 08 Ekim 2009, 10:38:49 »
Hayat Ağacı
Alp Çetiner
--------------------------------------------------------------------------------
Seninle birlikte ben de büyüyorum; büyüyüp gelişmemizin sınırı yok, durduğumuzda öleceğiz biliyorum. Öldüğümüzde durmuş olacağız. Sana bakıyorlar.. Ama ancak GÖRMEYİ başaranlar senin durmadığını, DURMADIĞINI anlıyor.
--------------------------------------------------------------------------------
Bir zamanlar sen küçücük bir tohumdun, şimdi kocaman ağaçsın. Sana sırtımı yaslıyorum. Sana en huzurlu, en güven dolu yaslanışımla yaslanıyorum.. ve seni seviyor, seviyorum. Seni sevginin o en kesif, en koyu hâliyle, babacan ve müşfikâne seviyorum.
Avucumda birkaç kişiydiniz size annelik eden toprağınızın yarığına düşmezden önce. O yarık size muhtaçtır, sizin ona olduğunuzdan çok daha fazla hem de. Ona anlam katan sizlersiniz, siz olsaydınız anneniz olmazdı.
Pek kültürlü ve ukalâ bir arkadaşım anlatmıştı: Tabiat Ana da dediğimiz bu Toprak Ana hazretleri Hititler’in ana tanrıçası Anna’dan başkası değilmiş. Hani “anne” diyoruz ya, bu, hazretin isminden başka birşey de değilmiş. Bu şişko kadın size muhtaçtı, öldü gitti. Ondan önce ve sonra daha nice tanrılar da Zaman’ın üzerinden geçip, geçip gittiler.
Şimdi sen bu bereket saçtığın toprakta köklerinle hâkim, dalların ve gölgenle hâmi, bütün azametin ve şerefinle hüküm sürmektesin. Artık bütün gerçekliğinle, verimliliği ve heybetinle VARsın. O yarığa benim elimden düştün... ama belki de benden önce bile tohum halinde ve bir fikir olarak da olsa vardın. Ve dallarının ve yapraklarının ve meyvelerinin hepsi birden o minicik tohumdu ve hepsi BİRdi. Artık herbiri BİRŞEY ve –ölüm mukadder- hepsi senden ayrı ayrı ölecek. Bir ağaç olarak doğdular, dal, yaprak ve meyve olarak ölecekler. Ben seni o yarığa bıraktıktan sonra senin kendini gerçekleştirmene engel olamazdım, sen de onlara olamazsın. Çünkü onlar da senin gibi, senden bağımsız olarak VARlar.
Sana yaslanıyor, yaslanıyorum. Bütün damarlarını sırtımda hissediyorum. Özsuyun benim de içimden geçip gidiyor ve ta yukarılara yükseliyor. Seni görenler farkeder, tanıyıp diğer ağaçlardan ayırdeder, şekline şemâline bakıp tanımlar ama ben seni işte böylece BİLİYORUM. Çokları bunun ayırdına varamazlar. Tanınan ve sevilen değilsin benim için yalnız, BİLİNENSİN de aynı zamanda anladın mı... Senin dallarınla ben de göğe uzanıyorum, köklerinle toprağın derinliklerine süzülüyorum. Seninle birlikte ben de büyüyorum; büyüyüp gelişmemizin sınırı yok, durduğumuzda öleceğiz biliyorum. Öldüğümüzde durmuş olacağız. Sana bakıyorlar.. Ama ancak GÖRMEYİ başaranlar senin durmadığını, DURMADIĞINI anlıyor.
Hava güneşli veya güneşsiz olabilir, rüzgârlı veya sakin, gökyüzü bulutlu veya açık, aydınlık veya karanlık, toprak nemli veya kuru, ılık veya soğuk, yanımızda başka birileri var veya yok... BİRLİKTEYİZ ve YAŞIYORUZ biz. Ayrı ayrı birer DEĞERiz. Birgün belki ayırı düşeriz. Bu birlikteliğimizi bozar mı.. bozmaz.
Ben senin babanım ve senden bir şey istemeye hakkım var: SANA RAĞMEN yaşamaya çalışanlara SENİNLE BİRLİKTE yaşamayı öğret.
«
Son Düzenleme: Ekim08 08 Ekim 2009, 12:43:58 Gönderen: LeyL
»
Logged
D£m
Administrator
OnurSaL Üye
Teşekkür 70
Online
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 5466
Konu Sayısı: 695
Göklere ÇiZ içiniN Haritasını..
Ynt: aLp çeTiner
«
Yanıtla #2 :
Ekim08 08 Ekim 2009, 12:05:19 »
Güzel Seçimler LeyL ..Alp arkadaşımızında kalemine sağlık
Logged
bir postacısı var mıdır hayatın ?
ya da bir terminali ? çocukluğuma uzanan .
.
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden...
«
Yanıtla #3 :
Ekim08 08 Ekim 2009, 12:15:02 »
Tuhaf Gerçek
Alp Çetiner
--------------------------------------------------------------------------------
İnsanî özelliklerimizle Tanrı’ya yaklaşıyoruz, hayvanîliğimizle kendi cinsimize; onlarsa salt hayvanî özellikleriyle Tanrı’ya yaklaşıyorlar. Akıl, nasıl bize bahşedilmişse, içgüdü de onlara bahşedilmiş kutsal bir vergi.
--------------------------------------------------------------------------------
İnsanların “fazlasıyla gerçek” dünyasına ilişkin olgular, hayvanlar âlemi için mucizevî ışıltılar”dır bize göre. Bununla birlikte hayvanlarla ilgili sıradanlıkları biz insanların da yaşadığını gördüğümüzde irkilmemiz gerekmez miydi? Zira aynı önermeden hareketle süflî, yani hayvanî davranışların bizi alçaltması beklenir.
Öyle veya böyle, biraz daha dikkatle baktığımızda aynı âlemin varlıkları olduğumuzu anlıyoruz. En azından onlarla bir ortak paydada birleştiğimizi kabul etmek zorundayız: nefsimiz ya da hayvanîliğimiz.
Bir de şöyle fark var ki, biz insanî özelliklerimizle Tanrı’ya yaklaşıyoruz, hayvanîliğimizle kendi cinsimize; onlarsa salt hayvanî özellikleriyle Tanrı’ya yaklaşıyorlar. Akıl, nasıl bize bahşedilmişse, içgüdü de onlara bahşedilmiş kutsal bir vergi.
***
• Fil üreme dönemlerinde öyle hırçın ve saldırgan olur ki, Asya’da fil sahipleri bu dönemde fillerini tenha biryerlerde bağlı tutup onların yanına yaklaşmazlar. Şehvet dizginlenmezse tehlikelidir.
• Kelebeğin her türünde görülen bütün o güzel renkler, göz alıcılık, albeni, dikkat çekicilik tamamen üremek içindir. Hayvan bununla da yetinmez, kendisine eş bulmak için özel bir koku salgılar. Kısacık ömrünü beslenmek gibi fuzulî (!) işlerle harcamaz, çok değerli olan vaktini üremeye ayırır. Tabiî bütün bu dikkat çekici özelliklerle başka bir hayvanın gözüne çarpıp av olmazsa. Belki de, o çirkin tırtılın gidip yerine tamamen farklı ve dehşetli güzel kelebeğin gelmesinin bir diyetidir, bu kısacık ömür. “Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı...”
• Samur, kurbanlarını yalnızca aç olduğunda değil, çoğunlukla sırf “öldürmek için” öldürür ve yemeden çekip gider. Acaba öldürmek, bazı hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da içgüdüsel midir? Zira bazı ölümleri hiçbir gerçekçi sebeple açıklayamıyoruz.
• Suda avlanan balıkçıl, kanatlarını başının üzerinde tutarak su yüzeyine gölge düşürür. Su hayvanları bu gölgeliğe sığınırlar ve bunu canlarıyla öderler. Ne kötü bir sığınak! Başımızı sokabileceğimiz güvenli bir yuva ihtiyacı hepimizin sıkıntısıdır. Güvendiğimiz dağlara kar yağdığını görmek de öyle.
• Erkek örümcek dişisiyle çiftleştikten sonra hızla kaçmaya bakar. Aksi halde dişi, bitkin düşen erkeğini yiyebilir. Zevk tuzağına düşüp gafil avlanmamak gerek.
• Leşlerle beslenen akbaba o kadar oburdur ki, yiyeceğini yedikten sonra uçamayacak kadar karnını doldurur. Yükseklerden kemikleri yere atıp kırarak içindeki ilikleri bile yer. Hayvanın bu beslenme özelliği hiç “insanca” olmadığından hoş karşılanmaz belki ama onun insana faydalı olduğu gerçeğini de değiştirmez bu durum. Zira o olmasaydı çürüyen leşler ciddi birer hastalık yuvası haline gelirdi. Çok az hayvanda görülen bir başka özelliği ise gagasına aldığı bir taşla, yani bir “araç” kullanarak, diğer kuşların yumurtalarını kırıp yer. İşte bu gerçekten “insanca”dır.
• Filbalığı, dipteki tortular arasında yiyecek bulmak amacıyla ürettiği zayıf elektrik akımıyla kumu karıştırır. Şu dünyada haysiyetli bir şekilde çalışıp çabalayıp ekmeğini kazanmak ne kadar zor!
• İnsanlar için olduğu gibi, hayvanlar için de şarkılar söylemek, nağmeler mırıldanmak çoğunlukla aşk ilişkisinin güzel bir temsili sayılır. Erkek ağustosböceği de, kimi zaman tahammül edilmez boyutlara ulaşan aşk şarkılarını, bu yetiye sahip olmayan dişisine adayıp onu aşka çağırır. Anlayışlı olmak, yerin altında yıllarca süren münzevi yaşantısından sonra geriye kalan birkaç haftalık ömründe yerin üstüne çıkan ağustosböceğine bu azgınlığı çok görmemek gerek.
• Bazı timsahlar yumurtalarını kumda açtıkları çukurlara gömer. Yavrular, yumurtadan çıkma zamanı geldiğinde viyaklamaya başlar. Timsah bu sese kulak verip yuvayı açar. Daha iyi yaşamak için bazan sesimizi yükseltmemiz gerekir. Ağlamayana meme vermezler.
• Güvercin, yavrularını, memeli olmadığı halde sütle beslediği bilinen tek canlıdır. Üstelik bunu hem erkeği, hem de dişisi yapar. Yavrusunu “kuş sütü” ile beslemek gerçekten de bir ihtimam göstergesi sayılmaz mı?..
• La Fontaine’in bize anlattığının aksine kargalar, en zeki kuş türlerinden biridir. Çirkinliklerine bakıp göz ardı ettiğimiz bu hayvanlar, biraz eğitilirlerse konuşabilirler bile. Devrilebilecek bir ağaca asla yuva yapmazlar. Yaşlıları, buna teşebbüs eden genç çiftlerin yuvasını dağıtır. Yaş, her zaman bilgi ve erdem getirmese de muhakkak tecrübe getirir. Bunların tümü, zekâsını kullanmayı bilenlere daha da yaraşır.
• Bukalemunlar, renk değiştirmek gibi bir doğal kamuflaj tekniği ve savunma mekanizmasına sahiptir. Farklı aydınlanma ve ısı koşullarıyla farklı duygusal koşullarda, farklı renklere bürünürler. Yani gerekli bütün kıyafetlerini yanlarında taşırlar, üstelik valiz sıkıntısı olmaksızın. Bukalemunların bir diğer ilginç özelliği, “pabuç kadar dilleri” vardır (gövdelerinden biraz uzunca).
• Bir savunma mekanizması olarak kamuflaj tekniği ilginç bir diğer hayvan da yengeçtir. Şu farkla ki, bukalemundaki bu özellik doğal iken yengecinki tamamen yapaydır: kıskacıyla kestiği yosunları sırtına yerleştirir. Ancak akıllı bir canlıya özgü olabilecek kadar olağanüstü!
• Bir arının başını gövdesinden ayırırsanız, her iki parçanın da uzunca bir süre daha birbirinden bağımsız olarak hareket ettiğini göreceksiniz. “Can” dediğimiz şey, her hâlükârda bedenden ayrı birşeydir.
• Pisibalıklarının da, pekçok hayvan gibi, iki gözü vardır. Ancak gözlerinin ikisi de başlarının sağ yanında yer alır. Eşitlik mefhumunu maddî unsurlarla nitelediğimizde şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabiliriz.
• Sincap, en büyük düşmanları olan yırtıcı kuşların sesini duyduğunda, dikkat çekmeyip tehlikeyi bertaraf etmek için olduğu yerde taş kesilir. Bazan kötülükleri sükûnetle savuşturmak gerekir.
• Kertenkeleler kendilerini kovalayan düşmanlarını aldatmak için kaçarken kuyruklarını koparır. Gerçi sonradan telafi edebilsek de, başımız sıkıştığında sevdiğimiz şeylerden fedakârlık etmek zorunda kalabiliyoruz.
• Afrika’da yaşayan ve büyük sürüler halinde dolaşan bir karınca cinsi olan göçmen karıncalar, yakaladıkları takdirde bir timsahı veya aslanı dahi silip süpürebilir. Korkutucu olan düşmanın büyüklüğü değil gücüdür. Gözle görülemeyen düşmana “kral” bile boyun eğebiliyor.
• Çamurlu suda tembel tembel yatan suaygırının o cüssesine rağmen iyi bir yüzücü ve dalıcı olduğuna inanmak güçtür. Ayrıca bu mülayim hayvan, kızdırıldığında güçlü olduğu kadar çok hızlı ve inatçı bir hayvana dönüşebilir. Hiç umulmadık insanların çok şaşırtıcı kişilikleri havi olduklarını farkettiğimizde de aynı ölçüde şaşırmıyor muyuz?..
• Sığırcık âdî bir kuş türüdür. O kadar çirkindir ve o kadar çoğalır ki, bu durum onu değersizleştirir. Ama bu kuş öbür kuşlarla diğer hayvanların sesini taklit edebilir. Öter, şakır, hırıldar, çıtırdar, ıslık çalar. Çok sıradan olanlar, en özel olanlar karşısında marifet ve yeteneklerini gösterince şaşırıp kalırız.
• Akrebin hamilelik süresi on sekiz aydır. Yani ömrünün yarısından çoğu (yavrusuna ömrünü adamak bu olsa gerek). Erkeği çiftleşirken iğnesini dişisine batırır; bu dişiyi öldürmez, sakinleştirir.
• Aslan ormanın seks makinesidir. Günde yüz küsur defa dişisiyle çiftleşebilir. Acaba bunun için mi ona “kral” derler?
• Kaplumbağa, ulaşamasam da yolunda ölürüm, diyor. Kendisine yuva yapmak, o yuvayı kaybedince arayıp bulmak, oraya vaktinde dönmek derdi yok. O gittiği yere yuvasını da beraberinde götürüyor. Biraz yavaş gidiyor ama olsun.. Her meşakkatin bir ödülü, her lüksün bir maliyeti vardır.
• Yılan zehrinin panzehiri de yine yılanda, yani o zehrin saklı olduğu vücuttadır. O güzel derinin, göz alıcı pırıltının altında tehlike boylu boyunca uzanıyor.
• Kurbağa, derisi vasıtasıyla sıvı ihtiyacını giderebilir, yani “derisiyle su içer”. Öyle ki, ıslak bir kâğıt havluyu kurutabilir.
• Pire, on dokuz metre yükseğe ve uzunluğunun iki yüz misli uzağa sıçrayabilir. Buna göre, insan bu melekeye sahip olsaydı, otuz beş katlı bir binanın üzerinden atlayabilirdi. Fiziksel özelliklerimizi ve yatkınlıklarımızı meziyete dönüştürmek kendi elimizde.
• Tavus kuşunu güzel ve azametli gösteren olağanüstü tüyleridir. Yoksa sesinden ayaklarına kadar, baştan aşağı çirkinlik abidesi bir yaratığa kim değer verirdi?.. Doğrusu şu ki, kostüm ve kıyafetlerimizin, uyandırdığımız intibâda önemli payı vardır.
• Şahin avını gözüne kestirir ve dalışa geçer. Sahip olduğu müthiş sürat manevra kabiliyetini azaltacağından, avını ıskalaması şahinin sonu demektir. “İleri görüşlülük” herhalde hiçbir canlı için bu kadar hayatî olamaz.
• Sivrisinek sokarken aynı zamanda uyuşturur. O kanımızı emerken, mikrop bulaştırırken ruhunuz bile duymaz. Demek ki kötülük, kendisini hissettirmeden size sokulabiliyor. Ve sizden birşeyler alıp götürüşlerini siz umursamıyorsunuz bile belki. Onlarınki tam asalaklara göre bir yaşantı!.. Canınızı yakmayan her şey iyi değildir.
• Kimi bitkiler hayvan davranışı gösterir: et yiyenler gibi. Kimi hayvanlar da bitki davranışı gösterir: mercanlar gibi. Denizejderi ise, vücudunda “yapraklı dalları” olan, denizatına benzer ilginç bir canlıdır. Gerçek şu ki, doğal ortamında hiçbir canlı yabancılaşma yaşamaz. İnsan denilen canlıların pekçoğu yabancılaşmanın içinde büyüyor.
• Erkek su antilobu yaşadığı bölgeye o kadar bağlıdır ki, kendi toprağı için, iki buçuk kilometrekarelik bir alan içinde bütün yabancılara karşı kıyasıya mücadele eder. Bu durum, kendinden güçlü hayvanların dikkatini çekmesine sebebiyet verir. Vatan müdafaası, tek başına girişildiğinde beyhude bir mücadele oluyor.
• Bir papağan cinsi olan bakadu’nun tüysüz olan kırmızı yüzü, sinirlendiği zaman maviye döner. Biz insanlar da kızdığımızda bu kadar renk verseydik, herhalde pekçok şiddet olayı başlamadan son bulurdu.
• Bülbül, Doğu ve Batı edebiyatının yüzyıllardır eskimeyen simgesi, şairlerin ilham kaynağıdır. Bülbül-gül benzetmesiyle sanatçılar onu aşkın-âşığın simgesi haline getirmişlerdir. Bir gizli mesajın, belki de farkında bile olunmadan verilen mesajın ayırdına varmamız gerekir: bülbül, âşıktan muhtemelen daha güzel şekilde “sanatçıyı” simgeler. Onun sahip olduğu yaratı, türdeşlerine özgü olanın en güzel şeklidir. Seher vakti, herkes köşesine çekilip sessizliğe garkolduğunda, en güzel ötüşleriyle ötmeye devam eder. Ürkek ve çoğunlukla yalnızdır. Bir benzerini bulmak için uzun uzun “dem çeker”. Sıkıntının huzursuzluğun, kargaşanın içinde yaşayamaz, yaşasa bile o uzun ve güzel ötüşlerini sergileyemez. Bülbül sanatçı kuştur.
• Yırtıcı bir martı türü olan korsan martı, yiyeceklerini öbür kuşlardan kaparak elde eder. Peşine düştüğü kuşları, onların yakaladığı balıkları bırakmaya zorlar. Hayat mücadelesi bütün canlıları acımasızlığa itebiliyor. Ama böyle durumlarda haksızlıklara karşı başkaldırmak bir haysiyet meselesidir. Hayvanlarda bile.
«
Son Düzenleme: Ekim08 08 Ekim 2009, 12:46:48 Gönderen: LeyL
»
Logged
aalp
Çaylak
Teşekkür 2
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 4
Konu Sayısı: 1
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #4 :
Ekim08 08 Ekim 2009, 14:25:55 »
Sevgili LeyL'e çok teşekkür ediyorum
Emek verip yazıları burada paylaştığı için...
Dem sana da teşekkürler ilgin için
:
Logged
NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
Teşekkür 62
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7361
Konu Sayısı: 530
..Ahraz..
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #5 :
Ekim12 12 Ekim 2009, 13:15:10 »
ilginç, güzel, öğretici
Logged
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #6 :
Ekim14 14 Ekim 2009, 16:21:57 »
Lordum?
Logged
aalp
Çaylak
Teşekkür 2
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 4
Konu Sayısı: 1
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #7 :
Ekim15 15 Ekim 2009, 21:00:53 »
Saygılar, hürmetler leydim!!!
Logged
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #8 :
Ekim16 16 Ekim 2009, 16:11:02 »
Kitap ve Kelimeler
Alp Çetiner
“Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Onlar yanıp sönen birer oyuncak. Boş içleri. Boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var. Kelime, Narsis’in kendini seyrettiği dere. Çok bakma, içine düşersin!”
İşte bu yüzden, bugün yazan gençler, hakkında yazmaya değen, dert ve yorgunluğa değen tek şeyi, sırf bu yolla iyi yazmalarını sağlayabilecek olan tek şeyi unuttular: kendiyle çatışan insan kalbinin sorunlarını. Bunu yeniden öğrenmeliler. Olabilecek en bayağı şeyin korkmak olduğunu kendilerine öğretmeliler: bunu yaparken de çalışmalarında ezelî gerçeklerden ve yüreklerinin doğrularından, geçici ve yok olmaya mahkûm herhangi bir öykü içermeyen evrensel doğrulardan –sevgi ve onurdan, şefkat ve gururdan ve merhamet ve fedakârlıktan- başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde, her şeyi sonsuza kadar unutmalılar. Yoksa bir lânet altında çalışırlar. Aşkı değil şehveti, kimsenin değerli bir şey yitirmediği yenilgileri ve umut içermeyen, en kötüsü de şefkat ve merhamet içermeyen zaferleri yazarlar. Kederleri hiçbir evrensel kedere neden olmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, hormonlardan yazarlar.
W. Faulkner, 1949 Nobel Ödül Töreni Konuşması’ndan (zikreden Y. Küçük).
Vurgular bana ait.
Üstat Bize Ne Diyor?
Kitaba âşık olmuş, kelimelerden kendisine –ve nihayet bizlere- yeni bir dünya, dünyalar yaratmış üstat Cemil Meriç’i kitaplardan bahsederken yâd etmemek ve onun düşüncesine başvurmamak olmaz.
Belki de onun, aşkını dile getirirken yorum hatası yapıyorumdur. Zira şöyle diyor:
“... Hayır ben hâlâ kelimelerden çok insanların âşıkıyım. Ondan cümlelerim Süleymaniyeleşemiyor” (Jurnal)
Doğrusu o bu aşkın meyvelerini sayfalar arasında arıyordu, diyebiliriz sanırım. Öte yandan bunun platonik bir aşk olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Çünkü insanlardan onca cefa görmüş çilekeş bir adamın, kendi gardiyanlarının, cellatlarının boynuna sarılmasını bekleyemeyiz. O fildişi kulede yaşamıyordu, orada mahpustu.
Bazan yalnızlığımız arayışa dönüşür, o arayış da kesafet kazanıp tutkulaşır. Ve sonunda tutkularımız aradıklarımızdan farklı anlamlar ihtiva eder. Bazan bulduğumuzu sanırız, oysa bulduğumuz, tutkumuzun sonucudur, arayışımızın değil.
“... Narsis de yetmemiş kendi kendine, suda aksini seyretmek bir nevi ikileşmek, bir ben, bir de sudaki ben: yani o. Ve Narsis yaşayamamış. Öldürmüş Narsis’i bencillik, kurutmuş. Kelimeler benim sudaki akislerim. Onları kucaklayamam. Kelimeleri sizin için yıldızlaştırıyorum. Neredesin ve kimsin?” (Jurnal)
Bazan da aradığımız şey oluruz. İşte o an aradığımız şey kendimizizdir. “O”, bize çok yabancı bir varlık oluverir ve kendimizi bulmamızla yalnızlığımız bir anda birlikteliğe dönüşebilir. Herkes Mevlânâ kadar şanslı olmayabilir, karşımıza bir Şems çıkmayabilir. Leyla’mız da bize sudaki aksimiz kadar yakınken suyu bulandırabilecek, onu elimizin tersiyle itebilecek kadar ondan uzaklaşmış olabiliriz.
Artık üstat aradığı aşkı kendi suretinde bulmuştur veya aşkı ona kendi suretinde görünmüştür, ikisi de doğru. Fakat ne kadar hazin bir aşk! O aşkına sudaki aksi kadar, kitabının sayfaları kadar yakındır ama onu kucaklayamaz. Bu gerçek bir birliktelik olabilir mi öyleyse?..
Üstat ne kitaplara, kelimelere; ne kendine, kendi bencilliğine; ne de insanlara âşıktı. O ancak İnsan’a âşıktı ki bu hepsinden farklı birşeydir.
O İnsan’ı kitaplardan seyreder, gözleri görmezken bile. Onu bu yüzden sahiplenir, hepimizden çok sahiplenir. Çünkü o aynı zamanda “kâinata açılan kapıdır”. O bize en yakın nesne olarak da karşımızda durur. Düşünmeyen, hissetmeyen, ama düşünceleri ve duyguları havi olan bir nesne... “Granit homurdanır, mermer gülümser. Yalnız kitap konuşur.” (Jurnal)
Bir insanlık tarihi vardır, ama bir eşeklik tarihinden söz edemeyiz. Hayvanlardan farklı olarak kendi mazimizi, soyumuzun mazisini yaşatmak bu yüzden insanlığımızın gereği.
“İnsanı kertenkele olmaktan kurtaran soyumuzun hafızası. Kaybolmayan mazi. Tanrı bütün nevileri denedikten sonra insanı yarattı. Ve selahiyetlerini ona devretti. Kitap binlerce yılın ötesinden gelen ve binlerce yıl öteye taşan ses kitap bütün peygamberlerin mucizesi. Eflatun’u barbardan ayıran okumuş olması. Hepimiz maddenin mağarasına zincirliyiz. Kitap mağaramıza akseden ışık. Pisliklerinden, ölümlü taraflarından ayrılan insan, yalınkılıç insan. Kalp ve kafa.” (Jurnal)
Üstadın kitaba bağlanmak ve onu himaye edip kollamak için daha çok nedeni vardır. Seven sakınır:
“Aziz dostum! Bu kitap senin değil. Kitap ürperti duyanın, gaşyolanın. Doğru belki senin de parmakların bir sevgili tenini okşar gibi dolaşıyor sayfalarında, ama o kadar. Teninle bağlısın kitaba. Uğrunda kaç gün aç kaldın? Hangi zillete katlandın? Sana yetiyor mu kitap? Bütün canlı hayaletlerden uzak onunla bir mağarada yaşayabilir misin? Hangisiyle yatıp kalktın? Hani çocuğun? Kitap sesinde ışıklaştı mı? Harem ağası da kucağında yaşadığı dünyayı sever. O kitap senin değil dostum. Açmayacaksın kapağını, okumayacaksın. Okusan da seninle konuşmaz. Hafızan kitap kapakları ve fihristlerle dolu. İsimler, isimler. Sonra, sonra boşluk. Bir harem ağası hizmetine baktığı kadınları ne kadar tanırsa, sen de kitapları o kadar tanırsın. Amatör, cevizi bir bakışta kabuğundan soyabilen adamdır. Bilge, Mark Orel gibi tahta da kurulabilir. Epiktet gibi zincire de vurulabilir. Bazen Diyojen’dir, fıçıda tüner. Bazen Sokrat gibi çarşı Pazar dolaşır. Sen kitabı cildine, insanı kürküne, postuna göre değerlendirecek kadar çocuksun. Sen dört başı mâmur bir kütüphaneci olabilirdin dostum. (Tabii bir Borges değil ) namuslu bir veznedar.” (Jurnal)
Kelimeleri Sevmek
“Tanrı, yıldızlarla oyun oynayan bir çocuk.
Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.
Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade.
Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.
Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi?
Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.
Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.
Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.” (Bu Ülke)
Birşeyleri ifade etme arzusunda olan birinin , bunun için seçtiği araç ne olursa olsun kelimeler üzerine söyleyecek bir çift sözü olması gerektiğine inanıyorum. Kifayetsiz gelen kelimeler... sarfedilmek için aranan doğru kelimeler... aranan, ama bulunamayan kelimeler... bulunan, ama söylenemeyen kelimeler... bizi büyüleyen, sürükleyen, ifade ettiği şeye (ve hatta belki kendisine) âşık eden kelimeler... hayatın anlamını bulduran veya bize hayatı unutturan kelimeler... herkesin bilip birbirinden sakladığı, kimsenin bilmeyip birbirine sorduğu kelimeler... yalnızca anlamıyla var olan kelimeler... bütün kapsamıyla var olan kelimeler... anlamdan çok öte, bir hikâyesi, tarihi, geçmişiyle yaşayan kelimeler... ihtiyacımız olan kelimeler, yasak kelimeler... bağırarak söylediğimiz, ama kimseye dinletemediğimiz kelimeler... fonetik açıdan güzel kelimeler... Süleymaniyeleşen kelimeler... bir anda ağzımızdan, kalemimizden çıktığından farklı bir anlam kazanan kelimeler... kulağımıza herkesinkinden farklı çalınan kelimeler...
Kelimeler bir ses bütünlüğünden, bir “sözcük”ten farklı şeylerdir.
Sevdiğimiz nesneler bizimle konuşurlar. Herhangi bir nedenle gönül bağıyla bağlandığımız nesnelere sahip olduklarından öte değerler atfederek onları insansılaştırabiliriz. Böylece onlar da bizi sevebilirler, bize küsebilirler, birşeyler anlatmaya çalışabilirler... uzun yıllar yaşadığımız evimizden taşındığımızda, o evle kendimizi ayrı köşelere çekilmiş iki eski dost gibi hissettiğimiz olmaz mı? Veya uzun zaman kullandıktan sonra doldurduğumuz karalama defterimizi, ya da –artık “tükenmiş olan”- tükenmez kalemimizi emekliye ayırdığımızda duygulandığımız?..
Kitaplar da, kelimeler de böyledir işte. Herhangi biri tarafından yalnızca okunurlar. Ancak sevenleriyle konuşurlar, onlara darılabilirler veya arkalarından gözyaşı dökerler..
“Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız senin için raksedecekler. Saray olacaklar, bahçe olacaklar. Neden has bahçene yabancıları sokmak isteyeceksin? Beethoven’e besteleri yetiyordu, yalnız ruhu ile dinleyebildiği besteler.
Hiçbir mâşukanın rakibe tahammülü yok. Peri masallarında olduğu gibi ezelî bir kılıktan kılığa geçiş, ezelî bir akış içinde kelimeler. Seni sevdiler mi peri padişahının kızı oluveriyorlar. İhanetin bir anda onları kurbağaya çeviriyor.” (Jurnal)
Ama yine de unutmamak gerekiyor ki, “kelimeler o dakikayı ebedîleştirdiği ölçüde mânâlıdırlar.”
Niçin Okuyoruz?
“Başka bir ruh iklimine ne kadar girebiliriz? Birçok kitapları, okumuş olmak, hatta okumuş görünmek için okuyoruz. Birçoklarını da çevremizden kaçmak için. Goethe doğru söylemiş: kitap, Batı’nın afyonu.” (Bu Ülke)
Bazan İnsan’ı, bazan kendimizi bulmak için okuyoruz. Bazan Üstat gibi İnsan’ı bulmak için yola çıktığımızda, -dedim ya- anlıyoruz ki aslında o kendimiziz.
“Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.” (Bu Ülke)
Belki kitabın yazarı da bizim arayışımıza mütenasip bir düşünceyle yola çıkmıştır.
“Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” (Bu Ülke)
Bazan gerçeği bulmak, bazan da gerçeklerden kaçmak için okuyoruz. Belki de gerçeklerden kaçıp sığındığımız şey, asıl gerçektir; bunu farkettiğimizde Hakikat’e doğru yöneldiğimizi hissedebiliyoruz. Ve bir anda, muhtemelen yazarının bile bîhaber olduğu şekilde elimizdeki kitap, bizi ona doğru sürüklüyor.
“Pencerede şakıyan kuşlardan bize ne. Reel olan tabiat değil, kitaplarda görülen rüyadır. Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.” (Bu Ülke)
İşte, belki de Hakikat’i bulmak için okuyoruz. Elimizdeki kitap onu bize vermiyorsa da yol gösteriyordur. Ve biz onu bulamasak da, onun ışığıyla başka değerli şeyler buluruz. –Yine söyledim ya- arayışımız tutkuya dönüşüverir ve bulduğumuz, arayışımızın değil, tutkumuzun eseri olabilir.
Bazan bize ait olan şeylerden bulmak için okuruz, bazan da göremediğimiz, tanımadığımız, dokunup tatmadığımız şeylere ulaşmak için okuruz. Hiç gitmediğimiz ve asla gidemeyeceğimiz yerleri görmek isteriz. Hiç yemediğimiz yemeklerden haberdar olmak isteriz. Çocukluğumuzda gördüğümüz, yaşadığımız, tattığımız zevklere ulaşmak, en azından o tadı hatırlamak için de okuyabiliriz. Bu amaçla okuma nedenimiz tamamen “nostaljik” olabilir. Gitmiştir o, geri gelmeyecektir... ama işte, birden kendimizi yine onunla iç içe bulabiliriz.
Hatırlamak için olduğu kadar unutmak için de okuyabiliriz. Bu faaliyet, işte o zaman sözünü ettiğim kaçışa dönüşür.
Okumak yalnız kalmak olabileceği gibi yeni bir tür birliktelik de olabilir. Yalnızlığımızı unutmak için okuyor olabiliriz.
Ne olursa olsun okumak bizi birşeyleri, başka birşeyleri, farklı veya yeni birşeyleri düşünmeye sevkeder. Kesin olan budur. Biz de aslında düşünmek için okuruz. Doğrusu kitap en çok bunun için değerlidir. Çünkü:
“Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize...” (Bu Ülke)
Düşünce Dünyamız
“...Kelime hiçbir zaman fikirden önce gelmez, ya da kelimeyi gerektiren hep bir fikirdir. Karşı konulamamalıdır kelimeye, yok edilememelidir kelime, cümle de öyle, bir eserin bütünü de. Ve sanatçı hayatı boyunca yaratma eğilimine karşı koyamamalıdır, yazmadan yapamamalıdır.” (Jurnal)
Düşünce üretimimizin veya yaratılarımızın,
1. Okuduklarımızla,
2. Okuduklarımızın bize düşündürdükleriyle doğrudan alâkası vardır.
Şu da bir gerçek ki, eserin bize düşündürdükleri yazarın düşündürmek istediklerinden tamamen farklı, hatta onların zıttı olabilir. Zira beynimiz tek boyutlu bir illiyet bağı, neden-sonuç ilişkisi içinde çalışmaz. Daha karmaşık bir mekanizmaya sahiptir. Algılayıp düşündüklerimiz üzerinde duygularımızın, yani hissettiklerimizin de önemli payı vardır.
Düşünüp karar verdiğimiz bir sonuç üzerinde, bambaşka bir ruh hali içinde yeniden düşündüğümüzde çok daha farklı sonuçlara vardığımız olmaz mı? Dolayısıyla okuma ilişkisinde de benzer bir tutum takınırız. O an kitabın hissettirdikleri, düşündürdüklerini etkiler.
Öte yandan kitaptan, düşünceleri ağaçtan meyve devşirir gibi devşiremiyoruz zaten ve okuduklarımızın bizi düşüncelere garketmesinin asıl nedeni olarak da bunu gösterebiliriz.
“Okuma zihnî hayatı uyandırmalı, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayamayız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak.
Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamağa çalışır; biz de ya kayıtsızlığımızla karşı koyarız ona, ya aklımızla.” (Bu Ülke)
Yazara direnişimiz bile, bizde doğurmuş olduğu düşüncelerden ötürüdür.
Hayatımızın Kitabı
Ben bir kitap okudum kalem anı yazmadı
Mürekkep eyler isem yetmeye yedi deniz
Yunus Emre
Öyle veya böyle kitaplarla, cümlelerle, kelimelerle besleniyoruz. Bazı kitapları diğerlerinden daha çok seviyoruz. Daha önemli olduğu için değil, daha büyük bir yakınlık kurduğumuz için... Bu bir çocuk kitabı olabilir, bir ucuz aşk romanı olabilir.. Belki bol resimli bir kitaptır. O elimizden düşmez veya bir dönem düşmemiştir. Bize çok güzel şeyler düşündürmüştür çünkü..
“Güzel kitaplar yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler.” (Bu Ülke)
O kitap da bizim için güzel şeyler düşünmeye davettir.
Aslında hepimiz o kitabı, hayatımızın kitabını aramaz mıyız?
O belki dediğim gibi ikinci, üçüncü sınıf bir kitaptır. Belki çağlar üstü ve ötesi yol göstericiliği haiz, ışık saçan bir kitaptır. Belki de Kur’an veya Zebur gibi bir kutsal kitaptır.
Belki İngiliz Hasta’nınki gibi Herodot Tarihi’dir, ki onu okumak için tarihçi olmanız gerekmez; ama hakkıyla okuduğunuzda hem anlattığı dönem(ler)i tanıyıp öğrenirsiniz, hem de edebî ve mistik bir zevk alırsınız. Belki Wachowski Kardeşler’inki gibi Alice Harikalar Diyarında’dır. Fantastik bir dünyanın kapıları diğerine açılır. Belki de Cat Stevens’ın (Yusuf İslam) Kur’an’ıdır.
Belki Binbir Gece Masalları’dır, Decameron’dur, Ulysses’tir; veya Borges’in ünlü derlemelerinden biridir. Cibran’ın mesellerinden biri de olabilir; Erasmus’un, gravürlerle dolu Deliliğe Övgü’sü; Ramayana/ Vedalar/ Baghavatgita’dır belki; veya Hesse’nin Bozkırkurdu’dur; Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ı neden olmasın... Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Divan-ı Kebîr’i, Fihi Mâ Fih’i olması da muhtemel. Ya da Şeytan Ayetleri’dir veya bir bahnamedir, Kamasutra da olabilir.
Çok sevdiğim bir arkadaşım, Emre Yılmaz’ın iki kitabını (“Genç Bir İşadamına” ve “Şeytanın Fısıldadıkları”) yıllardır dönüp dönüp okur. Benim de okuduğum bu etkileyici kitaplarda, benim bulduğumdan çok daha derin şeyler bulduğu kesin.onları okurken, bir “O Kitap”ı okurken görülebilecek tipik davranışı gösteriyor: Kitabı rastgele herhangi bir yerinden açıp okumaya başlıyor. Başka bir gün eline aldığında başka bir sayfasını okuyor. Bunu ancak böyleleri yapabilir.
Hayatımız boyunca hiçbir rüzgâr, her zaman aynı yönden esmiyor. Ve işte, duygu ve düşünce ahvalimiz, kafa yapımız ve sevdalarımız da yön değiştirebiliyor.
Düşüncemizin evrilmesine bağlı olarak, hayatımızın belli dönemlerinde bu kitabın yerini bir diğeri alabiliyor.
* * *
Aradan zaman geçip ilk “hayatımızın kitabı”nı yeniden elimize aldığımızda, geçen zamanla birlikte değişen düşünce dünyamızı da hayretle gözümüzün önünden geçirdiğimiz olmaz mı?
“Bunları okuyan, rüzgârlarına kapılıp savrulan ben miydim?..”, “Ne kadar da çocukmuşum” yahut “İşte idealist gençlik yıllarım” diyebiliriz. Yahut belki o sayfalar, satırlar arasında, o vakitler hiç anlamadığımız hikmetli sözlerle karşılaşabiliriz.
Ne olursa olsun, onda “kendimizi” buluruz, dünkü veya bugünkü kendimizi... Okuduğumuz kitap, söylediğim gibi, çoğu zaman yazarın kaleme aldığından farklı bir kitaptır çünkü. Biz o satırlara kendimizi katarız, sonra da oradan kendimizi devşiririz. Okumaya başladığımız andan itibaren o yazarın değildir, bizim kitabımızdır artık.
Peki’ Yazar Ne Düşünüyor?
“Elimizdeki kitap” hakkında söyleyecek bunca söz varsa, “kafamızda şekillendirdiklerimiz” hakkında da söylememiz gereken iki çift sözümüz olması gerekir. Yazanlarımız bilir; nasıl bir “okuma sevdası” varsa, bir de “yazma sevdası” vardır. Bu sevdanın nüvesini, çoğumuz için, birşeyleri ifade etme arzusu oluşturur. Onun için de, elbette, başladığımız her kitap “hayatımızın kitabı” olur. O bittiğinde veya yapı taşları yerine oturduğunda bizi bekleyen yeni kitaplar, ifade arzu ve biçimleri, yepyeni maceralar vardır. Her kitapta kendimizi yazarız. Birşeyler anlatmak isteriz, belki birşeyler öğretmek isteriz; okuyucu çoğu zaman bizim yazdığımız kitabı okumaz... Dedim ya, okuduğu, artık “onun kitabı” olmuştur. Ama yine de anlaşılmak, -bunu kabul etmesek bile- takdir görmek isteriz. Onu biz yarattık! Biz onu tasarlayıp gerçekleştirmeden önce öyle birşey yoktu!.. Ve, işte hayatımız!
“Gerçek sanat adamı kelimelerin imparatorudur. Ülkesindeki bütün çiçekler bütün meyveler kendisinindir. Renkleri başkadır o çiçeklerin, o meyvelerin tadı hiçbir yerde bulunmaz. Tanrı eğlenmek için yaratmış dünyayı. O yıldızlarla, kürelerle, okyanuslarla ve insanla oynayan bir çocuk. Sen de kelimelerle oynayacaksın. Acaba kelimelerin dışında kainat var mı? Sonunda kehkeşan da, tanrı da kelime. Tanrıları insan yaratmadı mı? İnsanın malzemesi kelime değil mi? Ve Tanrı, ışık olsun , dedi.” (Jurnal)
Yüzümüzde sıcak bir tevazu ile eserimizi arzederken çoğumuzun gönlünden geçenler üç aşağı-beş yukarı böyledir. Hep söylüyorum: sanatı değerli kılan da, içindeki estetik öğesinden önce bu özgün yaratıdır zaten.
Ancak herhalde tekrar dile getirmekte yarar var: nasıl ki rüştünü ispatlamış çocuğumuz kendi sözlerini söylüyorsa, kitabımız da kendi sözlerini söyler. O belki hâlâ gönül bağı anlamında bizim bir parçamızdır ama çocuğumuz gibi hayatın içindedir artık ve tek başındadır aslında. Okuyucu onu öylece kabullenir. Orada söylenenler, okunanlar bizim sözlerimizdir, ama okuyucu duygu ve düşünceyi benimseyip onaylasa da, onunla çekişip mücadele de etse karşı karşıya iken bizimle değil onunla tokalaşır.
Öte yandan yazarın psikolojisini çok daha farklı bir açıdan da değerlendirebiliriz:
Anlatıp açığa vurmak istediğimiz, boğazımızda düğümlenen, virüs gibi kanımızda dolaşıp içimizi kemiren bu illetten kurtulmak isteriz.
“Söylemezsem çatlarım”, yahut “bunu herkes bilsin” deriz. Veya o öyle söylenemeyecek birşeydir ki, bizim açımızdan tanınmaz bir kimliğe bürüyüp insanlara arzederiz. Veya tam tersi, onu satırlarda ölümsüzleştirmek isteriz.
Ur gibi. Veya bir çeşit doğum sancısı. Onu çıkarıp attığımızda rahatlarız. Cemal Süreya ne diyor:
“Kirlidir şiir; ve söz, atılmazsa zehirdir.” (Sıcak Nal)
Eserler ve Büyük Eserler
Her kitap değerlidir, sırf yazarının emeğinden ötürü değerlidir. Her kitabın söyleyecek çok sözü yoktur. Bazılarının cümleleri, kelimeleri çok sıradan gelir bize. Onları bir şiirin mısraında ahenk içindeyken, veya başka bir yazarın kaleminden okuduğumuzda daha farklı algılayabilirdik belki. Veya belki birgün kulağımızı tırmalayan kelimeler/sözler yarın, bugün durduğundan daha farklı bir yerde durabilir.
Eser değer kazanabilir, değer yitirebilir. Ama yazarın emeği olduğu yerde durur ve öyle ya da böyle, az veya çok saygıyı hak eder. Ancak herhalde kasıtlı bir şekilde suiniyetle yazılmış, okuyucusunun konuya veya yazara olan ilişkisini suiistimal edinmeyi amaç edinmiş olduğu aşikâr eserleri bir kenara koyarız.
Bunlar bir yana, gerçekten de kimi eserler yazılmış olmak için yazılır, kimileri yazılması gerektiği için. Kimileri üzerinden zaman geçtikçe değerini yitirir, kimi bu değeri korur, kimi de katlayarak arttırır. Değerini korumaya devam edenlerin kimi gerçekten hâlâ değerlidir; kimi de yalnızca öncüdür, ardıllarına yol açtığı için kendisine değer atfedilir.
Kimi de yazarından ötürü, değerli sayılır.
Mâlum, gün geliyor “büyük yazar” olunuyor ve eser, sırf o yazara ait olduğu için okunabiliyor. Ve biliyoruz ki çok ünlü bir yazarın “ilk eser”i, çok sıradan –hattâ belki- hatalarla dolu olsa bile, O’na ait olduğu, en azından O’nun duygu-düşünce tarzını yansıttığı için değerli sayılıyor. Veya yaşı ilerlemiş ve kendini yenilemekten yoksun kalmış, ya da belki bir hezeyan dönemine girmiş “büyük yazar”ın eserine de “bu adam yazmayı unutmuş” diyeceğimiz yerde yine sırf “o yazarın eseri” olmasından ötürü değer atfedebiliyoruz.
Bana kalırsa bu açıdan asıl önemli tasnif şudur: Kimi eserler sıradandır, düşünce-duygu dünyamıza kattıkları çok az şey vardır. Fakat bu sıradanlıklar, belli bir birikimle büyük eserlere yol açar. İşte zaten bu yüzden sıradan eserlere ihtiyacımız vardır. Büyük eserler gökten inmez, sıradan eserler onun önündeki yolun taşlarını döşer ve onu selamlar. Sıradan eserler ve büyük eser.. Sıradan eser bir nevi “taşıran damla”dır.
* * *
“Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Onlar yanıp sönen birer oyuncak. Boş içleri. Boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var. Kelime, Narsis’in kendini seyrettiği dere. Çok bakma, içine düşersin!” (Jurnal)
Okumak dipsiz bir kuyu. “Meçhule açılan bir kapı” kitap. O meçhule doğru yol almaktan çekinmemeli, çünkü o insanları şimdiye dek hiç de karanlık yerlere doğru götürmedi, bizi de götürmez.
Bu son sözleri üstat Cemil Meriç’e bir saygı duruşu telakki edip böylelikle onu anmış olalım.
Logged
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #9 :
Mayıs10 10 Mayıs 2010, 20:31:25 »
Duvar
Ben
Kocaman duvarla savaşırken
Uzatıp başımı koçbaşı gibi
Geri çekilip yeniden saldırdım hep
Her yerlerim acıdı önce
Size ne diyorum
Ağladım bile
Ben
Kocaman duvarla savaşırken
Don Kişot gibi
Umursamadı duvar
Ben yeniden saldırdım
Yumrukladım bile
Ben
Kocaman duvarla savaşırken
Çocuk gibi ağladım
Kocamandı duvar
Yalpalarken, başımda sarhoşluğum
Dimdik duvar
Bana gülmedi bile
Ben
Kocaman duvarla savaşırken
Genç Davut gibi, elimde sapanım
Ama Golyat değildi duvar
Sataşmadı bile
Ben nasıl ağladım
İnanmazsınız
Küfrettim bile
Ben
Kocaman duvarla savaşırken
Aklımda hesaplar
Eski bir davanın sarhoşluğu
Gerilip gerilip hep yeniden
Saldırdım durdum
Hiçbir şey olmadı duvara
Umursamadı bile
Bense her hücumda
Daha da güçlendim
Alp ÇETİNER
Logged
LeyL
Asla Gidemez
Teşekkür 43
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1815
Konu Sayısı: 300
vazgeçtim ..
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #10 :
Mayıs10 10 Mayıs 2010, 20:36:25 »
Doğu
ezeli uyku damla damla karışmış kanına
damla
damla
uyuyan güzel gibi
uyurken de güzel
damarlarında atalet almış yürümüş
morfin
hayır morfin değil bu
bütün bildiklerini doğarken unutmuşsun
sütü kurumuş ana gibi
bir zamanlar bereketli,
şimdi çorak topraklar gibi
mevsimsiz, ağaçsız, insansız, hayatsız.
havzandaki medeniyetler bir bir sararmış
bir nevi domino etkisi
sultansız bir saray ne ise o
omuzlarından dökülmüş
birer birer alçaldığın rütbeler
arslan kesilmiş bir zamanın sırtlanları
ağayı yağmalayan marabadan korkarım ben
sahibini ısıran köpekten
mahalle delikanlılarının bir sözü vardır
“ölün bile yeter onlara”
arkandan seslenirlerse kulaklarını tıka
“kemiklerinin mezarı yok
mezarın yok
mezarın yok ki”
havsalaya sığmaz bir ihtişamsın sen hala
üç silahşorların karşısında dimdik bir yeniçerisin sen
yenilmesi mukadderse de ihtişamıyla göz alan
o havza tekrar bir ıslansa
ıslansa
ah bir ıslansa
sulasa tekrar susuz kalmış medeniyetleri
dudaklarda bencil bir dua olmuşsun
ayaklar altında kalmıştın sen
haçlılar gelip geçmişti üzerinden
çamura düşmüş bir elmas mı
zümrüt mü, yakut mu ne
bulutlar arkasında kalmış güneş gibi
elbet biryerlerde parlıyorsun
muhakkak parlıyorsun
birileri aydınlanıyor
bulutlar birgün mutlaka dağılacak
doğu, muhteşem doğu,
kanatlarının ucu zerrin, rüzgarlı
sen zümrüdü ankasın
küllerinden doğacak
Alp ÇETİNER
Logged
éSmeraLda
Asla Gidemez
Teşekkür 47
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1794
Konu Sayısı: 91
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #11 :
Mayıs25 25 Mayıs 2010, 00:01:16 »
güzel yazılar
bulutlar birgün mutlaka dağılacak
doğu, muhteşem doğu,
kanatlarının ucu zerrin, rüzgarlı
sen zümrüdü ankasın
küllerinden doğacak
Logged
Kendini Bitmez Cümle SananLara
Ufacık Bir Nokta
(
.
)
Ben_YaGIZ
Forum Kahramanı
Teşekkür 4
Çevrimdışı
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 897
Konu Sayısı: 36
Ynt: aLp çeTiner'in kaleminden..
«
Yanıtla #12 :
Mayıs25 25 Mayıs 2010, 00:33:32 »
Kimi istersen onu sec ama önce kendini sec !kendin icin yasa, kendin icin sev, kendin icin asik ol. kendini begen ve kendini dinle her zaman...Ne yaparsan, kendin icin yap, kendini eglendir önce.sen mutlu ol ki; senin mutlulugun baskalarini da mutlu etsin.mutsuzken kimseyi mutlu edemezsin unutma!ve sakin herkesi birden... mutlu etmeye calisma. Çünkü olmazlar.
SEN MUTLUYSAN BU HERKESE YETER....
Logged
Şuaиda haчaтıмda oLan !
чa da gεçмişiмdε kaLaи dosтuм dεdiğiм yada dosт zAииεттiğiм !
SεvgiLiм dεyip kaLbiмε aLdığıм !
soиra aиıLarLa göмdüğüм !
ßirşεчLεr payLaşтığıм !
чa da чarıм ßırakтığıм gεri döимεsiиi isтεdiğiм !
чa da тaмaмεи тεrkεттiğiмiçLεriиi тiтrεттiğiм;
ßüтüи arkadaşLarıмa ve dosтLarıмa тεşεkkürLεr
ßüчüчoruм siziиLε..!
[/fo
Sayfa: [
1
]
Yukarı git
Yazdır
« önceki
sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:
Gitmek istediğiniz yer:
-----------------------------
Gidemem Forum
-----------------------------
=> Forum Kuralları !!
=> Duyurular-Forum Yenilikleri - İstekleriniz - Görüşleriniz
=> Sen Yenisin Galiba ?
=> Gidemem Üye Yorumları
=> Gidemem Anketleri
=> YarIŞmaLarımız
-----------------------------
.:gidemem Cafe :.
-----------------------------
=> Gidemem Sohbet Odası
=> Forum Oyunları
=> Paylaşmak istedim
===> İtiraf Ediyorum
===> Nefret Ediyorum
=> Korku Tüneli
=> Serbest Kürsü
=> TarTıŞaLıM
=> Gidemem GünLük
===> Günün Resmi
===> Günün Videosu
===> Günün Şiiri
===> Günün Sözü
=> Tebrikler / Kutlamalar / Taziyeler
-----------------------------
EdebiyaT
-----------------------------
=> Edebiyat Dünyası
===> Halk Kahramanlarımız/Biyografi ve tanıtımlar
===> Halk Ozanlarımız
===> Şairler`in Hayatı & Şiirleri
===> Kitaplar
=> GörüntüLü ŞiirLer
===> Resimli Şiirler
===> Müzikli resimLi Şiir
===> Flash Çalışmaları
=> Duyguların DiLi
=> Felsefe
===> Felsefe Tarihi
===> Felsefe Akımları
===> Filozoflar
=> Düz yazı
===> Makaleler
===> Hikâyeler
=> Özlü Sözler
===> Atasözleri ve Deyimler
-----------------------------
Hertelden
-----------------------------
=> Türkiye
===> Ege Bölgesi
===> Marmara Bölgesi
===> İçanadolu Bölgesi
===> Akdeniz Bölgesi
===> Karadeniz Bölgesi
===> Doğu Anadolu Bölgesi
===> Güneydoğu Anadolu Bölgesi
=> Tarih
===> Türk Tarihi
===> Osmanlı Tarihi
===> Cumhuriyet Tarihi
===> Mitoloji
===> Uygarlıklar
=> Dünyadan Görülmesi gereken yerler
===> ilginç mekanlar
=> Atatürk KöşeSi
=> Canlilar Dünyası
===> Bitkiler
===> Şifalı Bitkiler
=> Astroloji ve Rüya Tabirleri
===> Rüya Tabirleri
===> Burçlar
=> Motorlu Araçlar ve Modifiye
===> Tuning & Modifiye
===> Genel Bilgiler
===> Video ve Fotograflar
-----------------------------
.:::Eğlence:::.
-----------------------------
=> Komedi Dükkânı
===> Fıkralar
===> Komik Resimler
===> Komik Yazılar
===> Gidemem Karikatürleri
===> Karikaturler
=> Sinema ve Tv Dünyası
===> Sinema
===> diziLer,programlar
=====> ..Aynadaki Düşman Dizisi..
=> Ünlülerin BiyografiLeri & Resimleri
===> NostaLji
===> Biyografiler
===> Güzeller
===> Yakışıklılar
=> Zekâ Oyunları & Bulmaca& Flaşh Oyunlar
=> Knight OnLine
===> Pk Videoları
===> Hile Bölümü
===> Private Serverlar
===> Screen Shoots
===> Knight Online Bilgi Paylaşım
-----------------------------
Fotoğraf Video Animasyon
-----------------------------
=> Fotoğraf Galerisi
===> Kendi Objektifimden
===> İlginç Resimler
===> HareketLi ResimLer
===> Masaüstü Resimleri
=> VideoLar
===> Müzik Videoları
=====> Nostalji müzik videoları
=====> Türkçe Şarkı Sözleri
=====> Yabancı Şarkı Sözleri
=====> AnimasyonLar
===> Komik VideoLar
===> Halk Danslarımız/Modern DansLar ve DiğerLeri
-----------------------------
Hayata DaiR
-----------------------------
=> Sağlık
===> Erkek Sağlığı
===> Kadın Sağlığı
===> İnsan psikolojisi
===> Çocuk Gelişimi ve Çocuk Sağlığı
=> Alternatif Tıp ve Zayıflama
=> Erkeklere Özel
===> Moda ve Giyim
===> Bakım
===> Erkekçe Haller
=> Bayanlara Özel
===> Evliliğe Dair Herşey
===> Moda ve Giyim
===> Takı & Aksesuar
===> Diyet ve Spor
===> Cilt bakımı ve Makyaj
===> Dikiş,Nakış,Elişi,Örgü ve Beceri
===> Dedikodu
===> Pratik Bilgiler
===> Dekorasyon
=> Hobiler
-----------------------------
..::::Gidemem MuTfagı:::..
-----------------------------
=> Yemek Dünyası
===> Et Yemekleri
===> Sebze Yemekleri
===> Deniz Ürünleri
===> Çorbalar
===> Makarnalar-Pilavlar
===> Dünya Mutfağından
=> SaLaTa, Meze & SosLar
===> Turşu ve Konserveler
===> ReceL ve Marmelatlar
=> Hamur iSLeri TatLıLar
===> BörekLer,tuzLuLar
===> Tatlılar
===> İçecekler
===> püf noktalar, bilgiler
-----------------------------
..::: İSLam :::..
-----------------------------
=> Yüce Dinimiz İslam
===> ÖneriLer
===> Dini yazılar makaleler
===> İslam Tarihi
===> Dünya Dinleri
=> Kuran-ı Kerim
===> Tefsir & MeaL
===> Dua Ediyorum
=> Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
===> Peygamberlerin Hayatları
===> Sahabe Efendilerimiz ve Evliyalar
=====> Hanım Sahabeler
===> Hadis-i Şerifler
=> ÖLüm , Kaßir , KıyameT
===> Kıyamet ALàmeTLeri
=> Kıssadan Hisseler, Dini Resimler , İlahiler
===> Kıssadan Hisseler
===> SiirLer-İLahiLer
===> Dini Videolar
===> Dini Resimler
-----------------------------
.:!:Haberin Merkezi:!:.
-----------------------------
=> Haberin Merkezi
===> Türkiyeden Haberler
===> Ekonomi Haberleri
===> Dünyadan Haberler
===> Magazin Haberleri
=> Genel Spor Haberleri
===> Beşiktas
===> Galatasaray
===> Fenerbahce
===> Trabzonspor
===> Anadolu Kulüpleri
-----------------------------
.:::Teknik Servis:::.
-----------------------------
=> Bilgisayar Genel Bilgiler
===> Bilgisayar Programlama Dilleri
=====> Asp
=====> c / c++ / c#
=====> Visual basic
=====> Delphi
=====> diğer ..
===> Bilgisayar Sorun ve Çözümleri
=> Program Paylaşım
===> Program İstekleri & Önerileriniz
===> Resimli Program Anlatımları
===> Grafik Tasarım Programları
===> Msn Destek
=====> Msn ProgramLarı
=> Cep Telefonları
===> Cep telefonu modelleri
===> Cep Programları
=> irc & destek % paylasım
-----------------------------
Eğitim Dökümanları
-----------------------------
=> Eğitim / Tüm Dersler
===> Matematik & Geometri
===> Türkçe & Dil Bilgisi
===> Coğrafya
===> Kimya
===> Biyoloji
===> Fizik
-----------------------------
.::.Geri Dönüşüm Kutusu:::.
-----------------------------
=> .::Çöp Tenekesi::.
Yükleniyor...