Gidemem.Com
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« : Kasım22 22 Kasım 2008, 00:59:48 »


Özgün adı: The Saint of Incipient Insanities

Çeviri: Aslı Biçen
Kapak Tasarımı: Emine Bora

Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Nisan 2004
8. Basım: Ocak 2008    

Elif Şafak’ın İngilizce olarak kaleme aldığı Araf’ı Türkçeye Aslı Biçen çevirdi.
       Farklı din, çevre ve kültürlerden gelip yolları Boston’da kesişen bir grup genç insanın dokunaklı öyküsünü anlatan Araf, yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine bir roman…
       Keskin bir kavrayışa ve mizah duygusuna sahip olan Araf, ait olma konusundaki sürekli özlemin ve sürgünde bir yurt arayışının öyküsü. Belki de hepsinden önemlisi, ister Doğu’da ister Batı’da, kendi yurdunda bile bir yabancı olmanın heyecan verici keşfi.


Arka Kapaktan:
Kim gerçek yabancı - bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı?

İsimlerin yabancı memleketlere ayak uydurma sürecinde muhakkak bir şeyler eksilir - bazen bir nokta, bazen bir harf ya da vurgu.Yabancının isminin başına gelenler pişmiş tavuğun olmasa da pişmiş ıspanağın başına gelenlere benzer - ana malzemeye yeni bir tat eklenmesine eklenmiştir de kalıpta gözle görülür bir çekme olmuştur bu arada. Yabancı işte bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı insanın en aşına olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.





« Son Düzenleme: Kasım24 24 Kasım 2008, 18:32:37 Gönderen: NuR-Î aYn » Logged

NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« Yanıtla #1 : Kasım24 24 Kasım 2008, 18:27:17 »

Kitaptan:
Aşık olmak sevgilinin isimlerini kendine mal etmektir, aşkın bitmesi ise isimlerin iadesi. İsimler insanların varoluş kalelerine uzanan köprülerdir. Onlar vasitasıyla başkaları, hem dostlar hem de düşmanlar parmak ucunda içeri girmenin bir yolunu bulurlar. Birinin adını öğrenmek varoluşunun yarısını ele geçirmektir, gerisi parçalar ve ayrıntılardan ibarettir. Çocukla bunu ruhlarının derinliklerinde bilirler. Bir yabancı isimlerini sorduğunda içgüdüsel olarak söylemeyi reddetmeleri bundandır. Çocuklar isimlerin gücünü idrak eder ama büyüdüklerinde unutuverirler. 


....
Şimdi o olayı tekrar düşündüğünde zamanı, ölü ve canlı bedenlerin içinde birlikte yüzdüğü o azgın akıntıya benzetiyordu.

Zaten zamanın kendisi tahammül edilemez oldugundan Ömer Özsipahioğlu onu zamanla ölçmeyi iyice tahammül edilemez bulurdu. Dolayısıyla saat takmaz, erken kalkmak için saate ihtiyac duymaz ve neticede erken kalmazdı. Meziyetleri arasında dakiklik yoktu. ...

İstanbulda böyle yaşamıştı. Boston'a gelincede eski huyunu elden bırakmadı. Ama bu adeti aynı kalmış olsa da uygulama azıcık değişmişti.

devamı gelicek...


« Son Düzenleme: Kasım24 24 Kasım 2008, 18:33:01 Gönderen: NuR-Î aYn » Logged

SiS
OnurSaL Üye
*******

Teşekkür 38
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2285

Konu Sayısı: 134


« Yanıtla #2 : Kasım24 24 Kasım 2008, 21:09:41 »

güzel bir kitaba benziyor  eline sağlık canım
Logged
NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« Yanıtla #3 : Kasım24 24 Kasım 2008, 21:13:47 »

canım okudugum bi kitap bu o yüzden ekledim zaten. Bence harika herkese okumasını tavsiye ederim.
Logged

By|PisKo
Gidemem Delisi
***

Teşekkür 0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 129

Konu Sayısı: 7


« Yanıtla #4 : Kasım24 24 Kasım 2008, 21:25:00 »

hepsini Okudunmu??
Logged

NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« Yanıtla #5 : Kasım25 25 Kasım 2008, 00:03:25 »

evet okudum pisko alıntılarda işaretlediğim yerdendir Gülümseme
Logged

ReckLeSs
kayIp Cehennem meLeqi
OnurSaL Üye
*******

Teşekkür 36
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 7599

Konu Sayısı: 258

~ farkındaLıqımSın ~


« Yanıtla #6 : Aralık18 18 Aralık 2008, 11:46:35 »

payLa$ım icin Te$ekkürLer emeqine SaqLık....
Logged



SevqiyLe yoquruLmamı$Sa yüreqin...
Tekkede manaSTırda eremezSin...
ßir kez qercekTen Sevdin my ßu dünyada...
CenneTin, Cehennemin üSTündeSin...
NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« Yanıtla #7 : Haziran22 22 Haziran 2009, 23:59:32 »

İki arada; bir Araf ta

 
Hem üretkenliği, hem yetkinliğiyle dikkatleri üzerine çeken Elif Şafak, son romanı Araf ta kalemini bir sarkaç olarak kullanıyor ve iki eşik arasında kalma halleri üzerine yoğunlaşıyor.

 

FADİME ÖZKAN
Edebiyat dünyasına 1997 de Pinhan la giren, peşpeşe yayınladığı Şehrin Aynaları, Mahrem ve Bit Palas la dikkatleri üzerinde toplayan Elif Şafak, eski ve yeni kelimelerden örülü, şiirsel ve zengin bir dille yazdı romanlarını. Geçmişle gelecek arasında bir yerlerde, gerçeğin delişmen, değişken yanlarına bakabilen yarı masalsı hikayeler anlattı. Ama her romanında ne yaptı etti, kahramanın yolunu mutlaka İstanbul a düşürdü. Farklı ülkelere, dinlere, dillere ve kültürlere sahip bir grup gencin Boston da kesişen hayatları çerçevesinde çokkültürlülüğü, parçalanmışlığı, aidiyetsizliği ve yabancılığı anlattığı son romanı Araf ta da öyle yapıyor yazar.

İsimden başlayan yabancılığın gelip dayandığı iki arada, bir arafta olma hali üzerine çarpıcı bir roman kuruyor; her romanında görülen sarkacı Araf ta da, aynı salınım şiddetiyle işletiyor. Fiili göçebeliğin ruha yansımalarına ayna tutan roman, yazma ve yayımlanma süreci bakımından da, bir arafta aslında. Kelimeler yazarın zihnine öyle düştüğü için İngilizce yazılan Araf ın orijinal adı The Saint of Incipient Insanities . Aslı Biçen in çevirisiyle geçtiğimiz ay Metis Yayınları ndan çıkan roman, Ekim 2004 te de ABD nin önemli yayınevlerinden FS&G tarafından basılacak. Bir yılı aşkın bir süredir Amerika da yaşayan Elif Şafak la, çift dilli Araf ı, sarkacı ve sarkaçtan damıtılan özü konuştuk.

Romanlarınızda hep bir sarkaç var; iki durum arasında işleyen. Ama Araf ta bu, daha belirgin. Roman kişileri iki eşik arasında kalmış kişiler. Bu sarkaç, yazar ve roman kişileri için ne anlama geliyor?

Romanlarımda da kişiliğimde de bir sarkaç hep vardı, hep var. Ama zaten ben hayatı bu diyalektik üzerinden okuyorum daima. Beni ilgilendiren hep bütünü bozan sapma, ana yoldan çıkan tali yol. Yani mesela çok cesur bir insanın korkudan dizlerinin bağının çözüldüğü an. Ya da diyelim çok pısırık birinin celallenip cesaretlendiği an. Böyle böyle sapma anlarını yakalamayı kurgulamayı seviyorum. Edebiyat anatomi demek biraz da. Katman katman kesip açmak hayatı. Sapmaları, sarkaçları, ayrıksılıkları görmek ve göstermek sanatın sahası.

Yalnız bir çocukluk geçirdiğinizi ve göçebe bir hayat sürdüğünüzü biliyoruz. Araf taki kahramanlar da öyle. Birbirlerine dayanarak yeni bir yaşama alanı üretiyorlar. Kahramanlarla tanışıklığın ve temayı yaşamışlığın romanın yazımına ne gibi kolaylığı oldu?

Yazdığım temaya aşina olmam işimi kolaylaştırır gibi görünse de aslında zorlaştırıyor. Zira irdelediğiniz, deştiğiniz temaların ucu size ne kadar dokunursa o kadar sarsıcı olur yazma süreci. Yazı ile aranızdaki mesafe daha çabuk kaybolur. Bir de bakmışsınız ki kendinizi didikliyorsunuz pare pare. Ama şunu da eklemeliyim belki de. Şimdiye değin yabancılık duygusunu hep kurtulamadığım bir külfet gibi algıladım. Bu romanı yazarken yabancılıktan ve aidiyetsizlikten bir başka öz damıttım. Daha yaratıcı bir öz. Bir başka safhaya geçmemi sağladı. Ya oraya ya buraya ait olma zorunluluğuyla baş edemeyen insanlar için bir başka seçenek daha var: hem o hem bu olmak. Aynı anda çok olmak, çoğul olmak.

Bütün romanlarınızda olan öteki ler Araf ta, daha gerçekçi bir düzlemde sürdürüyorlar hayatlarını. Blumia ve delilik dışında dışa vurum bakımından normal skalasında yer alıyorlar. Normalliğin ve normal dışılığın anlamı nedir sizin için?

Normallik sadece bir kisveden ibaret. Her an yırtılabilecek bir tül perde. Siz ömür boyu kat kat özenli titizlikle kendinize bir hayat inşa edersiniz, bir an tek bir fiske yeter tepetaklak etmeye. Beni şaşırtan insanların bu ihtimal yokmuşçasına yaşamaları, yaşayabilmeleri. Hepimiz deliliğin sınırlarında dolaşıyoruz fakat çok azımız bunun farkında. İnsanların çoğu hayatı hiç değişmeyecekmiş bir rutin gibi görmekten emniyet duyuyorlar. Oysa bu tekdüze ritm bir karabasan gibi geliyor bana. Delilik, tekerrüre nizama ve konfora dayalı burjuva hayatından daha samimi, sahici bir damar.

Kitabın İngilizce yazılmış olmasını, bilinç akışı bakımından nasıl yorumluyorsunuz? Bunun bir değerlendirmesini yaptınız mı kendinizle?

Roman bana İngilizce geldiği için, rüyalarımda zihnimde İngilizce şekillendiği için İngilizce yazdım. Bu öyle akli yetilerle hesap kitapla alınmış bir karar değildi. Daha esrik bir süreç olarak gelişti. Tuhaftır yazdıkça kendini yazdırdı. İngilizce bir ritme dönüştü benim için. Bu Türkçe yazarken de böyledir. Bu bir müzik meselesi, bir ritm, bir akış. İşte bilinç akışı o noktada devreye giriyor. Bir satır sonrasının nereye varacağını bilemeden, bilmeyi istemeden yazmak.

Araf, bir arafta kalma romanı mı, yoksa yazılışı - yayınlanışı bakımından kendisi bir araf mı?

İkisi de belki de. Eşiklere basılmaz bilirsiniz, cinlerin meşveret yeridir. Eşikler geçiciliği temsil eder, basmadan geç, sakın durma o safhada. Ben tersini yaptım bu romanda. Eşiğe bastım, orada durdum soluklandım ve gördüğümü yazdım. Anladım ki ben ve benim gibiler için araf bir geçici hal değil bir yaşam felsefesi.

Roman kahramanının yolu yine İstanbul a çıkıyor. Bu şehrin sizin için anlamı ne?

İstanbul imkansızı olur kılmak demek. Bir isyan ve teslimiyet devr-i daimi. Dinmeyen bir aşk gibi. Yaralayan kahreden. Benim için bir fon, dekor değil İstanbul. Başlı başına bir karakter ve illa ki dişi bir karakter. Gönülden bağlıyım bu şehre, o yüzden canımı yakar yokluğu da, varlığı da.

Dil devrimi ile hesaplaştım

"Tüm romanlarımda Türkiye ye dayatılan dil devrimi ile hesaplaştım, tartıştım. Osmanlıca addedilen kelimelerin kaybını, milli ve yekpare bir dil yaratma adına kelimelerin ayıklanmasını hiç hazmedemedim. Kelimelere âşığım ben, biri yitip gitse içim sızlar. Enkaz altından çıkarıyorum Osmanlı ya dair kelimeleri. Üstlerini silkeleyip buyur ediyorum yazıma.

Bu yüzden çok eleştiri aldım. Bazı öztürkçeci aydınlar hâlâ hazmedemediler onların dil anlayışını topyekun reddediyor oluşumu. Bir de şöyle insanlar var, hem seviyorlar romanlarımı, hem de kendi tabirleriyle yakıştıramıyorlar din ile, tasavvuf ile ilgili olmamı ve Osmanlıca kelimeler kullanmamı. Öyle ya Türkiye nin batılı yüzüyüm ben onların nezdinde. Ne işim olabilir ki böyle geri kalmış unsurlarla?

Türk aydınının çıkmazıdır bu. Yıllarca zannettiler ki eğer bir kadın başını örtmek istiyorsa muhakkak cahil olduğu içindir. Eğer birisi din felsefesi ya da Osmanlı tarihi okumaya meraklıysa muhakkak bağnazdır. Bu kalıpların yıkılmasının zamanı geldi."

 
Logged

cilgindevekusu
OnurSaL Üye
*******

Teşekkür 45
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5221

Konu Sayısı: 845

нєяşєуi ѕσя∂υğυм нαуαт вєηi яαнαт вιяαк..


« Yanıtla #8 : Şubat17 17 Şubat 2010, 16:30:30 »




KİTAPTAN
"Ne hoş tesadüf," dedi Debra zoraki bir neşeyle, "çok sevindim. Ne kadar iyi bir ahçı olduğunu biliyorum." Değişik bir hali vardı, okuma grubundakinden çok daha kendine güvenli görünüyordu. "Senin için bir sakıncası yoksa çalışmaya hemen başlayalım, zaman geçiyor ve hiçbir şey hazır değil."
Alegre'yi soktuğu çivit mavisi mutfak duvardan duvara paketler, kutular, konserve kutuları ve kavanozlarla doluydu, gıda, gıda, gıda. Misafirlerin yediden sonra gelecekleri ve büyük olasılıkla sekiz buçuk civarında kurt gibi acıkacakları söylendi. Toplam yirmi iki kişi bekleniyordu. "Biz de iki kişiyiz. Doyuracak yirmi dört boğaz eder. Ne dersin? Başarabilir miyiz?"
Ama çok geçmeden ortaya çıkacağı üzre "biz" diye bir şey yoktu. Sadece Alegre vardı. Kendi ahçılık tarihinde bu kadar kısa sürede, bu kadar çok insan için bu kadar çok yemek pişirdiği olmamıştı hiç. Yine de yiyecek konusunda kendisine böyle muhtaç olunması sinirlerini yatıştırmış olacaktı çünkü kendini bu işin altından kalkmaya tamamen muktedir hissediyordu. O malzemeleri incelerken Debra Ellen Thompson da onu inceleyecek vakit buldu. Alegre'nin değişik bir hali vardı şimdi, okuma grubunda olduğundan daha az ürkekti.
Gerçekten de kendinden emindi Alegre, hatta Debra nihayet mutfak kapısının öteki tarafındaki sürekli mızıldanan kadın sesinin yardımına koşup onu mutfakta yalnız bıraktığında kendine güveni iyice artacaktı; dışarıdan gelen sese bakılırsa biri oturma odasını akşam için derleyip toplamaya çalışıyor ama aslında bu işi yapmak istemiyordu, hem de hiç. Alegre mutfakta tek başına kalınca oturma odasında olanları hiç merak etmedi, tıpkı evin geri kalanıyla ya da misafirlerin nasıl insanlar olduklarıyla ilgilenmediği gibi. O olmak istediği yerdeydi: mutfakta. Başka birine ait olsa da onun mutfağıydı burası artık. Tek bilmek istediği tam olarak ne pişirmesinin istendiğiydi. Ama kimse bu konuyu açıklığa kavuşturmak için gelmedi. Onun yerine içeri komik, basık burunlu, aşırı uzun tüylü, duman grisi tombul bir kedi girdi ihtişamla, hemen onun arkasından da ne işler karıştırdığını anlamak için yine aynı türden, tekir ve belki daha az mağrur bir başka kedi geldi. Evsahiplerinin ona nasıl bir menü istedikleri konusunda ipucu verecek kadar sorumlu davranmasını beklemekten ve kedileri seyretmekten sıkılan Alegre bu yiyecek gemisinin tek kaptanının kendisi olduğuna ve karar vermenin de kendisine düştüğüne kanaat getirdi. Buzdolabında bulduğu keçi peynirini pidelerin üzerine ufaladı. Dolaplarda bir sürü ton balığı konservesi buldu ve bunlardan bol bol şehriyeli ton balığı fettuccine yaptı. Buzluktaki kıyma çabucak köfteye dönüştü; tezgâhın üzerindeki lahana barbunyalı lahana salatası oldu; artık mısırların bir kısmı puding, geri kalanı mısırlı kabak sotesi halini aldı. Patatesler her zamanki gibi fazlasıyla işe yaradı. Alegre onları haşladı, kızarttı, fırınladı, ezdi, üzerlerine çeşit çeşit baharatlarla soslar döktü. Geri kalanları domuz pastırması ve peynirle doldurdu. Dolaplarda bulduğu tako soslarının hiçbirini fazla tutmasa da tavuklu burritos doldurdu. Fıstıklı banma sosu ve tavuk ciğerli börek hazırladı. Bildik aperitifleri sıraladı � sarımsak soslu karides, söğüş salata ve peynirler. İki koca kâse cevizli Sezar salatası ve birilerinin bütün bunlara rağmen aç kalması ihtimaline karşı yirmi dört tane hindili klüp sandvici yan yana dizdi. Geri kalan yumurtalarla limon suyunu limon kremalı turta yapmakta kullandı. Buzdolabında gördüğü yığın yığın muzla da muzlu turta yapmayı planlıyordu ki, yorgunluktan bitkin düştüğü için oturup biraz dinlenmesi gerekti.
Bu yiyeceklerin hiçbirini değil yemek tatmak dahi istemiyordu. Çantasını dolduran kırmızı greyfurtları çıkardı ve çiğnerken hesaba başladı: 11 kırmızı greyfurt, her biri 70 kalori, toplamda 910 kalori!
"Şu hale bak, inanamıyorum!" Debra Ellen Thompson iki küsur saattir adımını atmadığı mutfağa girdiğinde bağırmaktan kendini alamamıştı. Tezgâhın üzerindeki her yemeğin karşısında konuk selamlar gibi tek tek saygıyla durdu. "Tanrım, ne diyeceğimi bilemiyorum. Muhteşem bir iş çıkarmışsın. Bu müthiş! Müthiş!"
Ama kendisi "müthiş! müthiş!" görünmüyordu hatta "müthiş!" bile görünmüyordu. Daha ziyade saatlerdir ağlıyormuş gibi görünüyordu.
"Sen iyi misin?" diye sordu Alegre kaşla göz arasında greyfurt kabuğu yığınını ortadan kaldırarak.
"Evet... aslında hayır... ev arkadaşımın canı son zamanlarda çok sıkkındı, onu neşelendirmek için mutfağı çivit mavisine boyadım... en sevdiği renk... ama pek işe yaramadı, sonra bir parti vermenin iyi bir fikir olacağını düşündüm ama ne kadar salaklık ettiğimi şimdi anlıyorum... bu kalabalık ona iyi gelmeyecek."
Alegre ona, ev arkadaşını mutlu etmesinin neden bu kadar önemli olduğunu sormak istedi ama birden bu yorumun fazlasıyla Connie-vari olacağını hissetti. Hem gerçekten de çene çalacak zaman değildi. Misafirler gelmeye başlamışlardı bile.
Bütün tepsilerle tabaklar oturma odasına taşındıktan sonra Alegre mutfakta yine yalnız kaldı. İçeri girip insanlarla tanışacağına ve onlarla birlikte yiyeceğine söz vermişti Debra'ya ama son anda yan çizeceğini gayet iyi biliyordu. Mutfağı toplamayı, tezgâhı temizlemeyi, çöpleri atmayı, birkaç tava ovmayı tercih etti. Sonra içerideki seslerin dingin bir müzik çeşitlemesine, neşeli sohbetlere, hafif şakalara, şen gaflara çoğalmasını dinleyerek üç greyfurt daha yedi, 210 kalori daha; giderek değişti sesler, ara sıra sinirli alaylar, aksi atışmalar da çalınıyordu kulağa. Derken bir yerlerden davul sesleri yükseldi ve fonda çalınan müzik aniden hızlandı. İçerdeki herkes aynı anda dans etmeyi zıplamakla, zıplamayı da tepinmek ve hoplamakla karıştırmaya karar vermişçesine zangır zangır sarsılmaya başladı ev.





ELEŞTİRİ
Elif Şafak'ın neredeyse iki aydır süren tanıtım kampanyasıyla edebiyat dünyasında merak ve tartışma yaratan yeni romanı 'Araf', sonunda yayımlandı, ama kimi zaman haber nitelikli yazılar, kimi zaman yazarla yapılan söyleşiler sayesinde romanın tematiğine yabancı değildik zaten.
İsterseniz hakkında yazılanları özetleyerek başlayalım 'Araf'ı tartışmaya: "Bir yıldır Amerika'da yaşayan Şafak'ın Ekim 2004'te 'Farrar, Straus and Giroux' Yayınevi tarafından Amerika'da yayımlanacak 'The Saint of Incipient Instanities' adlı romanı farklı din, çevre ve kültürlerden gelip yolları Boston'da kesişen bir grup gencin dokunaklı öyküsünü anlatıyor. Yaşanan kimlik sancıları ve her şeye rağmen bir yere ait olma ihtiyacı ile bir araya gelen bu üç genç arasındaki ilişkiler önce gelişip sonra çaresizlikle yitirilmeye başlıyor. Bu arkadaşlar birbirlerinin önceden oluşturulmuş kimliklerine meydan okuyor ve bunun karşılığında kendi önyargılarının sorgulandığını görüyor. Romanın İngilizce ismi 'The Saints of Incipent lnstanities' delilik vurgusu taşırken Türkçe’de uygun görülen 'Araf' ismi biraradalık, eşiktelik, aidiyetsizlik duygusuna atıfta bulunmak için seçildi.. Kitap, ister Doğu'da ister Batı'da, kendi yurdunda bile yabancı olmanın heyecan vericiliğine odaklanıyor".
Görüldüğü gibi kitabı elimize almadan önce hem okuyucuya peşin bir yol haritası çıkaracak hem de bir eleştiri yazısına ihtiyaç hissettirmeyecek kadar malumat sahibiydik. Artık yaygınlaşan bu 'okuyucuyu okumadan kanaat sahibi yapma' eğilimine değil ama 'Araf'la ilgili her türden haber, reklam metni ve röportajda ısrarla vurgulanan 'İngilizce yazılıp Amerika'da yayımlanacak olma' haline kısaca değinmek istiyorum.
İlginç bir tesadüf, tam bu kitapla ilgili ilk haberleri okuduğum günlerde gazetelerin magazin sayfalarında Sertab Erener'in 'No Boundaries' adlı İngilizce albümünün haberlerine de takılmıştı gözüm. Reklam sektörü bir kez daha aynılaştırmıştı popüler kültürle yüksek edebiyatı. 'No Boundaries' kendi kulvarında sadece küçük bir haber olarak kaldı, 'Araf'ın İngilizce yazılması ve ABD'de yayımlanacak olması ise her seferinde taşındı edebiyat gündemine.

En iyisi romanın kendisine bakmak!..
ABD'de yayımlanmış pek çok romanın edebi anlamda ne kadar önemsiz olduğunu bildiğimize, edebiyatımızda Türklerin Avrupa'da yaşadığı ilişki ve sorunlara değinen çok sayıda roman yazıldığına, üstelik de, Almanya'da Almanca yayımlanmış azımsanmayacak kadar yerli yazar ismi sayabildiğimize göre, 'Araf'ın ilk elde kanıtladığı herhalde sadece Elif Şafak'ın İngilizcesinin İngilizce roman yazmaya yeterliliğiydi. Reklamını 'İngilizce yazmak, Amerika'da yayımlanmak' üzerine kurmak da, bunları hararetle tartışmak da, aslında başkalarının bizi nasıl gördüğü hakkında türlü efsaneler, tasavvur ve tahayyüller üretmiş bir ulusun futboldan sinemaya, bilimden sanata yıllardan beridir sürdürdüğü bir tartışmanın 'Araf' özelinde tekrarından öte bir şey değildi; araftakiler, ulusal gururla batı karşısında ezilmişliğin ikileminde kalan bizlerdik aslında...
Edebi değeri hiç ilgilendirmeyen bu tartışmaları bir kenara bırakalım ve en iyisi 'Araf' ne anlatmış, nasıl anlatmış ona bakalım: İlk bakışta doktora yapmak için 2002 Haziran'ında ABD'ye gelen bir Türk'ün, Ömer Özsipahioğlu'nun Boston'da geçirdiği iki yılın hikâyesidir roman. Faslı arkadaşı Abed, bir gece vakti içkiden içi dışına çıkmış Ömer'e şöyle özetleyecektir bu iki yılı; "doktora yapmak için İstanbul'dan Amerika'ya geldin; doktorayı bırakıp kız arkadaşların üzerinde uzmanlaştın ama hepsinde çuvalladın; mideni öldürdün, sonra da midenin seni öldürmesine ramak kaldı... Tabii sonra ya hastalandın ya da âşık oldun, kimse farkı anlayamadı; derken evlendin, üstüne üstlük Gail'le evlendin ve bütün hayatını mahvettin!" Ama gerçekten de Amerika'da olmak mı mahvetmiştir Ömer'in yaşamını? Hikâye ilerledikçe hiç de öyle olmadığını anlıyoruz. Çünkü o, daha Türkiye'den ayrıldığı günlerde 'yoldan çıkmış' biri; "kendini ne siyasetin akıntısı ne de bilimin adacığına konumlandırabilmiş bir siyaset bilimi öğrencisi; evlilik müessesesinin flora ve faunası içinde nefes almakta zorlanan işin-acemisi bir koca; kendini evinde hissedememekten mustarip ama artık evinin nerede olduğunu da bilmeyen bir göçmen; ne İslam ile ne de başka bir dinle alakası olsun istemeyen bir doğuştan- Müslüman; "Tanrı'nın bilinebilirliğine değil Tanrı'nın kendisini bilmesine karşı çıkan bir bilinemezci" olarak tarif edilebilecek bir adam.
'Araf'ın hikâyesi Ömer'e takılıp kalmıyor. Her biri farklı yerlerden, farklı kültürlerden ve farklı tarihlerden gelen Gail, Ömer, Abed, Aiegre, Piyu ve Debra Allen Thompson da Ömer kadar ağırlıklı yer kaplıyorlar. Her birinin karakter özelliklerine, hayat hikâyelerine ve trajedilerine hak ettiği yeri vermesini bilmiş Elif Şafak. Bu karakterlerle sayılar, istatistikler, psikiyatristler, uyarı levhaları, yemek listeleri, diyetler, testler, uzak doğu felsefeleri, kadın-erkek ilişkilerindeki yüzeysellik, acıma duygularını uyandırmadan sessizce dilenen yoksullar gibi Amerikan tarzı hayatın karakteristikleri arasındaki kimi zaman mizaha varan çelişkileri de unutmamış.

Karakter romanı
Belirtmekte yarar var; 'Araf', Amerika'ya gelen Ömer'in Fas'lı Amed ve İspanyol Piyu ile paylaştıkları evdeki yaşantısı, Gail'e âşık olması ve evlenmesi özetiyle anlaşılacak bir roman değil. Elif Şafak, aslında bir hikâye anlatmayı da amaçlamamış; hikâye zamanın akışına bağlı olarak zorunlulukla çıkıyor ortaya. Şafak'ın meselesi, bireyin kendisine yabancı bir ülkede, yabancı bir toplum ve kültürde içine düştüğü karmaşık duygu, düşünce ve ruh hallerini çok sayıda karakter üzerinden sergilemek. En çok da yalnızlık ve yabancılaşma üzerinde duruyor. Öyle bir yalnızlık ve yabancılaşma ki, yalnızca Ömer, Amed ya da Piyu gibi yabancılar değil, Gail ve Debra gibi yerliler de kurtulamayacaktır insanı depresyonun eşiğine getiren etkilerinden.
Başarısı burslarla ödüllendirilmiş ya da yaptıkları işleriyle hayat karşısında donanımlı insanlardan oluşan roman kişileri cins, ırk, kültür ayrımı gözetmeksizin bozuk ruh hali paydasında birleşiyorlar. Elbette kökenlerine göre değişiyor bozukluk biçimleri. Mesela Gail'in şahsi özellikleri arasında obsesif kompulsif bozukluk, panik atak, sosyal fobi ve benzerleri var. Aşçılığı ile parmak ısırtan Alegre, tombul bir çocukluk geçirmenin travmasıyla sabitlenen bulimia hastalığının pençesinde. Sevgili Piyu, başka kadınlara ilgisini sevgilisine kanalize edemiyor bir türlü. Güçlü bir karakter çizen lezbiyen Debra, istediği hayatı kuramamanın tedirginliğini üzerinden atamazken Amed, kültürünün ahlaki değerlerini gururla taşıyarak yaşadığı Amerika'da hiçbir kadınla ilişki kuramıyor. Şafak, medeni dediğimiz hayatın neden olduğu yarılma ve nevrozları hikaye içinde kaderlerini sanki kendileri belirleyen karakterleri üzerinden çarpıcı ama abartısız ve açık bir biçimde işlemiş. Bu nedenle Ömer ve Gail'in çok ayrı dünyalardan gelip bir aşkta ortaklaşan zigzaklı hayat çizgilerinin İstanbul'da noktalanan sonu üzecek belki, ama şaşırtmayacak okuyucuyu.
A. Ömer Türkeş





YAZAR HAKKINDA
1971 yılında Strasbourg'da doğdu. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Kadınsılık-Döngüsellik" konulu master tezi Sosyal Bilimler Derneği'nce ödüllendirildi. İlk (öykü) kitabı Kem Gözlere Anadolu 1994 yılında, ilk romanı Pinhan 1997'de (1998 Mevlânâ Büyük Ödülü), ikinci romanı Şehrin Aynaları 1999'da, Mahrem (Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü) 2000'de, Bit Palas ise 2002 yılında yayımlandı. Yazarın İngilizce olarak kaleme aldığı, 2004 yılında yayımlanan son romanı Araf ABD'nin öndegelen yayınevlerinden Farrar, Straus & Giroux'nun 2004 yayın programında yer alıyor.Şafak, ABD'de yaşıyor ve Michigan Üniversitesi'nde "Ortadoğu'da Marjinal Kimlikler" ve "Kadın ve Edebiyat" dersleri veriyor.
 

 
 
  
 
Logged

  ?

NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« Yanıtla #9 : Şubat17 17 Şubat 2010, 18:39:56 »

Arafta kalmak, hudutları aşmaktır...
Logged

cilgindevekusu
OnurSaL Üye
*******

Teşekkür 45
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5221

Konu Sayısı: 845

нєяşєуi ѕσя∂υğυм нαуαт вєηi яαнαт вιяαк..


« Yanıtla #10 : Şubat17 17 Şubat 2010, 18:45:53 »

abla ozur dilerim gormemiştim konuuyu Üzgün
Logged

  ?

NuR-î AyN
Administrator
OnurSaL Üye
*

Teşekkür 62
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7361

Konu Sayısı: 530

..Ahraz..


« Yanıtla #11 : Şubat17 17 Şubat 2010, 18:54:28 »

olur mu eksikleri tamamlamışsın.. bu bölümde ki en detaylı kitap tanıtımı bu kitaba ait..
Logged

cilgindevekusu
OnurSaL Üye
*******

Teşekkür 45
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 5221

Konu Sayısı: 845

нєяşєуi ѕσя∂υğυм нαуαт вєηi яαнαт вιяαк..


« Yanıtla #12 : Şubat17 17 Şubat 2010, 19:26:27 »

daha o kadar harika kitaplar var Ki butun kitaplari tanıtalim (:
Logged

  ?

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
Efsane atomic by Fakdordes & Moonsheald Çok Güzel Oyunlar| Resimler| Resimleri| Resimler|
XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!